Wantrolog
06.04.08, 20:27 PM
İkinci Ergenekon!
ANLATACAĞIM konu, günlerdir kamuoyunu meşgul eden "Ergenekon Soruşturması" değil.
Konumuz, Kurtuluş Savaşı günleri... Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, Cumhuriyetimizin ilk yılları... Savaşın acımasızlığı... İnsanlığın iflas ettiği anlar...
Ve yaşanan olayların birinci ağızdan kaleme alınmış hali.
Osman Coşkun’un anıları 1958’deki ölümünden 50 yıl sonra yayınlandı.
Osman Coşkun kim? 1892 yılında Kayseri’nin Develi İlçesi’nde doğan ve 27 yaşında işgalci Fransızlara karşı bölgesindeki direnişi örgütleyen halk kahramanlarından biri.
"İkinci Ergenekon-Kurtuluş Savaşı Başlarken" adını taşıyan anılar (GiTa Yayınları), işgal yıllarındaki Anadolu’yu anlatıyor. Bugünlere ders olması için kısa bir bölümünü naklediyorum. (Sayfa 50-51)
* * *
"Başımızda yeryüzü halifesi olan padişahımız efendimiz hazretleri var. Hükümet anlaşmaları sayesinde milletin hiçbir şey düşünmesine gerek yoktur. Yabancıları gücendirmeyelim. Her şeyi Allah’ın takdirine bırakalım."
Kuşkusuz ki bu düşünce, yukarıdan, hükümet merkezi olan İstanbul’dan geliyordu. Padişahın ve etrafındaki adamların da bu düşüncede oldukları kesindi. Trenlerimiz, istasyonlarımız istilacı kuvvetlerin kontrolü altına alınmıştı.
Karadeniz sahilinde Pontusçular, İngiliz ajanlarının tahrik ve teşvikiyle ayaklanmışlardı. Samsun’da İngiliz ve Fransız askerleri dolaşıyordu. Antalya’ya İtalyan kuvvetleri çıkmıştı. Konya’da İngilizler vardı. Antakya, Mersin, Adana ve Tarsus, antlaşmanın (Mondros Mütarekesi’nin) ardından, daha kıtalarımız oradayken Fransızların kuşatmasıyla karşılaşmıştı.
Antep, Maraş, Urfa; İngiliz ve Fransızların korumasındaki Ermeni vatandaşların eziyetlerinden inlemekteydiler. Her yerde azınlıklar, bağımsızlık ve toprakları kendilerine katma isteğine kapılmışlardı.
Yurdun en büyük bölümünü oluşturan Türk milletinin yok olduğuna ve yok edilmesi gerektiğine bütün düşmanlarımız inanmaktaydı. Hasta adam ölmüştü. Bir daha da dirilmezdi. Buna, o günün idare adamları da inanıyordu. Hükümet merkezindeki seçkin insanlar, sığınacak kapı arıyorlardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, büyük hükümet konsoloslukları, Türk ileri gelenlerin sığınacağı, güvenli ve mutlu yaşayabileceği yerler haline gelmişti.
Uyruklarını değiştiren Türkler de vardı. Casus Rahip Ferere, günün en büyük adamı olmuştu. Ona yaranmak isteyenler arasında kimler yoktu ki...
* * *
İstanbul’da Nemrut Mustafa Askeri Mahkemesi harekete geçmişti. Din adına, adalet adına, padişah adına, Ermenileri göç etmeye zorlama suçunu bahane ederek vatanseverleri her yerde arıyor ve sıkıştırıyorlardı. İşgal kuvvetleri kumandanlarından alınan emir ve talimata uyularak, binlerce namuslu vatandaşın özgürlükleri elinden alınmaktaydı.
Bekir Ağa Bölüğü’nde ve Arapyan Hanı’nda masum ve mazlum Türkler çile dolduruyorlardı.
Türk gazeteleri bile bir manda lafıdır tutturmuşlardı. Türk’ün geleceğinden kimse umutlu değildi. Ancak büyük ve tarafsız bir devletin korumasında yaşayabilirdik. Akıllı geçinenler bile böyle düşünüyorlardı.
Nemrut Askeri Mahkemesi’nin eziyet eden eli Kayseri’ye de uzanmıştı. Göç suçuyla ilgili diye birkaç kişi tutuklandı. Bazıları da köylere kaçtılar. Örneğin, eski İttihat ve Terakki’nin bilinen valilerinden Muammer Bey bu kaçaklar arasındaydı.
Özellikle zengin tüccarlar tehdit ve baskı altında tutuluyorlardı.
1919 yılında İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, hele nankör azınlıklar, Türk milletinin mezarını kazmak üzereydiler. Türk ulusunu tarihten silmek istiyorlardı.
YARIN: Kurtuluş Savaşı’nda Ermeniler!
Rahmi TURAN 6.NİSAN.2008
[Linkleri görmek için üye olmalısınız...]
ANLATACAĞIM konu, günlerdir kamuoyunu meşgul eden "Ergenekon Soruşturması" değil.
Konumuz, Kurtuluş Savaşı günleri... Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun, Cumhuriyetimizin ilk yılları... Savaşın acımasızlığı... İnsanlığın iflas ettiği anlar...
Ve yaşanan olayların birinci ağızdan kaleme alınmış hali.
Osman Coşkun’un anıları 1958’deki ölümünden 50 yıl sonra yayınlandı.
Osman Coşkun kim? 1892 yılında Kayseri’nin Develi İlçesi’nde doğan ve 27 yaşında işgalci Fransızlara karşı bölgesindeki direnişi örgütleyen halk kahramanlarından biri.
"İkinci Ergenekon-Kurtuluş Savaşı Başlarken" adını taşıyan anılar (GiTa Yayınları), işgal yıllarındaki Anadolu’yu anlatıyor. Bugünlere ders olması için kısa bir bölümünü naklediyorum. (Sayfa 50-51)
* * *
"Başımızda yeryüzü halifesi olan padişahımız efendimiz hazretleri var. Hükümet anlaşmaları sayesinde milletin hiçbir şey düşünmesine gerek yoktur. Yabancıları gücendirmeyelim. Her şeyi Allah’ın takdirine bırakalım."
Kuşkusuz ki bu düşünce, yukarıdan, hükümet merkezi olan İstanbul’dan geliyordu. Padişahın ve etrafındaki adamların da bu düşüncede oldukları kesindi. Trenlerimiz, istasyonlarımız istilacı kuvvetlerin kontrolü altına alınmıştı.
Karadeniz sahilinde Pontusçular, İngiliz ajanlarının tahrik ve teşvikiyle ayaklanmışlardı. Samsun’da İngiliz ve Fransız askerleri dolaşıyordu. Antalya’ya İtalyan kuvvetleri çıkmıştı. Konya’da İngilizler vardı. Antakya, Mersin, Adana ve Tarsus, antlaşmanın (Mondros Mütarekesi’nin) ardından, daha kıtalarımız oradayken Fransızların kuşatmasıyla karşılaşmıştı.
Antep, Maraş, Urfa; İngiliz ve Fransızların korumasındaki Ermeni vatandaşların eziyetlerinden inlemekteydiler. Her yerde azınlıklar, bağımsızlık ve toprakları kendilerine katma isteğine kapılmışlardı.
Yurdun en büyük bölümünü oluşturan Türk milletinin yok olduğuna ve yok edilmesi gerektiğine bütün düşmanlarımız inanmaktaydı. Hasta adam ölmüştü. Bir daha da dirilmezdi. Buna, o günün idare adamları da inanıyordu. Hükümet merkezindeki seçkin insanlar, sığınacak kapı arıyorlardı. İngiliz Muhipleri Cemiyeti, büyük hükümet konsoloslukları, Türk ileri gelenlerin sığınacağı, güvenli ve mutlu yaşayabileceği yerler haline gelmişti.
Uyruklarını değiştiren Türkler de vardı. Casus Rahip Ferere, günün en büyük adamı olmuştu. Ona yaranmak isteyenler arasında kimler yoktu ki...
* * *
İstanbul’da Nemrut Mustafa Askeri Mahkemesi harekete geçmişti. Din adına, adalet adına, padişah adına, Ermenileri göç etmeye zorlama suçunu bahane ederek vatanseverleri her yerde arıyor ve sıkıştırıyorlardı. İşgal kuvvetleri kumandanlarından alınan emir ve talimata uyularak, binlerce namuslu vatandaşın özgürlükleri elinden alınmaktaydı.
Bekir Ağa Bölüğü’nde ve Arapyan Hanı’nda masum ve mazlum Türkler çile dolduruyorlardı.
Türk gazeteleri bile bir manda lafıdır tutturmuşlardı. Türk’ün geleceğinden kimse umutlu değildi. Ancak büyük ve tarafsız bir devletin korumasında yaşayabilirdik. Akıllı geçinenler bile böyle düşünüyorlardı.
Nemrut Askeri Mahkemesi’nin eziyet eden eli Kayseri’ye de uzanmıştı. Göç suçuyla ilgili diye birkaç kişi tutuklandı. Bazıları da köylere kaçtılar. Örneğin, eski İttihat ve Terakki’nin bilinen valilerinden Muammer Bey bu kaçaklar arasındaydı.
Özellikle zengin tüccarlar tehdit ve baskı altında tutuluyorlardı.
1919 yılında İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, hele nankör azınlıklar, Türk milletinin mezarını kazmak üzereydiler. Türk ulusunu tarihten silmek istiyorlardı.
YARIN: Kurtuluş Savaşı’nda Ermeniler!
Rahmi TURAN 6.NİSAN.2008
[Linkleri görmek için üye olmalısınız...]