just like heaven
22.02.07, 10:31 AM
Son iki haftadır Almanya ve Türkiye gündeminde, Almanyalı bir profesörün sözleri var. Yaptığı çalışmanın sonucunda, Almanya’da yaşayan Türk çocuklarının zeka düzeylerinin Alman çocuklarına göre daha düşük olduğunu belirtiyor. Birkaç gün sonra, yeni açıklamasında, Türkiye’de yaşayan Türkler’in de zeka düzeyinin düşük olduğunu bildiriyor. Araştırmasına göre, Türkiye’de ortalama zeka böleni, 86; Almanya, Hollanda ve İtalya’da, 102; Finlandiya’da 107; İsveç ve İsviçre’de 101; İngiltere’de 100; İspanya’da 97; Yunanistan’da ise 92.
Önce, Türkiyeliler’in verdiği tepkileri sıralayalım ve bu tepkileri yanıtlayalım; ve son olarak, konunun bilimsel boyutuna bakalım:
Tepkiler
T.1) “Profesör, Irkçı; Almanlar, Ahlaksız; Türk Hep Haklı, Kendinden Başka Dostu da Yok” Diyenler
Profesör’ün açıklamalarına en yaygın tepki, yukarıdaki başlıktaki gibi. Yani, profesör, ırkçı; Almanlar, ahlaksız; Türk de hep haklı. Kendinden başka dostu da yok.
T.2) “Ölçüm hatalı” Diyenler
Kimileri, “ölçüm hatalı” ya da “test, güvenilir değil” diyor. Elbette, araştırma sonucunda bu profesör, “Türkler, Almanlar’dan daha zeki çıktı” deseydi; “ölçüm, hatalı” ya da “test, güvenilir değil” denmeyecekti. Aynı testler, Türkiye’de uygulansa ve bir bilimci çıkıp “Türkiye’de yaşayan Kürtler’in zeka düzeyi düşük” deseydi; Almanyalı profesöre tepki duyanların çoğu, bu sava tepki duymayacaklardı.
T.3) Anadilini Erken Öğrenmek, Ölçü Değildir
Kimileri, profesöre tepki olarak, Türk çocuklarının anadillerini en erken öğrenen çocuklar olduğunu ileri sürüyorlar. Bilimsel veriler de hesapta bu savı destekliyor. Peki bir dili öğrenmek ne demektir? Madem ki o çocuklar dili öğrenmişler, okullarda çocuklara Türkçe dersi okutulmasın?! Diyelim ki, bu bulgu, gerçekten doğru; bunun ne gibi bir önemi olabilir? Bir dili erken öğrenip ilkokul düzeyindeki zeka seviyesini yetişkinliğe taşıyan bir insanın varlığı, bir şeyi kanıtlamış olur mu? Ya da şöyle soralım: Bir dili erken öğrenmenin zekayı erken geliştirip çocuğun yetişkinlikte yüksek zeka düzeyine çıkmasını sağladığına emin misiniz? Bu tür “işte efendim, Türk dili şöyle üstün, böyle üstün” diyenler, bir kere, dünya üzerinde, 6,912 dil olduğunu biliyorlar mı? Kaç tanesini incelemişler de en-üstünlük savını ortaya atabiliyorlar? Dilleri karşılaştırmak ne kadar doğru? Ve diyelim ki doğru, binbir türlü karşılaştırma ölçütü arasından niye özellikle birine odaklanıyorlar?
T.4) Bilimi Yanlış Okumak
Profesöre tepki duyanların anlaştıkları nokta, ırkçılığı bir bilimciye yakıştıramamaları. Burada, bilimin siyasetten bağımsız olduğu varsayımı var ki bu, doğru değil. Bilim tarihinde kısa bir gezinti bile, bilimin siyasetten ve toplumsal süreçlerden bağımsız olmadığını gösterecektir. Bir bilimci devrimci de olabilir (bkz. Einstein ve Curie çifti), ırkçı da (bkz. Nazi bilimcileri).
Yanıtlar
Y.1) Dilbilgisi, Zeka ve Toplum
Profesörün ilk bildirimlerinde gözden kaçan bir nokta, kendisinin Almanya’daki Türkiyeliler’de gözlemlediği zeka geriliğini Almanca dilbilgilerinin yetersiz olmasına bağlamasıydı. Bu, zaten, Almanya’da yaşayan Türkiyeliler’in katıldığı bir noktadır. Toplumsal koşullar (örneğin, ghetto yaşamı, yalıtılmışlık vb.) nedeniyle, Almanya’da yaşayan Türkiyeliler, iyi bir eğitim alamadıkları gibi; ailelerin, çocuklarının eğitimine verdikleri önem azdır. Çocuklardan da, okumalarını desteklemeyen toplumsal bir ortamda, iyi bir Almanca dil eğitimi almaları beklenemez.
Ancak, ikinci bildiriminde aynı profesör, bu kez, Türkiye’de yaşayanların da zeka düzeylerinin düşük olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, ya Almanya’da yaşayan Türkiyeliler’in ve Türkiye’de yaşayanların zeka düzeylerinin düşük olması için iki ayrı açıklama getirmek durumunda (ama iki ayrı açıklama getirmiyor) ya da iki durumu da yetersiz dilbilgisine dayandırmalı (ki bunu da söylemiyor). Dolayısıyla, birçoklarının hemen atıldığı gibi, profesörün birinci bildirimi, ırkçı falan değildir. Ama ikinci bildirimi, bu biçimiyle ırkçıdır. Öte yandan, profesör, diyelim ki, zeka düşüklüğünü belli bir toplumsal yapıya bağlarsa; sözgelimi, “Türkiye’nin yönetim biçimi, insanların zeka düzeylerini geriletiyor” derse, bu da ırkçı bir görüş değildir. Birçok muhalif, bu görüşün altına imzasını atar. Buradan ikinci noktaya geliyoruz.
Y.2) Uzmanlaşmanın Yanılsamaları: “İnsan, Tarihsiz Bir Nesne Olarak İncelenebilir” (mi?)
Yansıbilim (psikoloji) alanında çok yaygın bir görüş, insanın tarihsel koşullar dikkate alınmadan incelenebileceği savıdır. Araştırmacılar, çalışmalarında, şimdiden daha öteye gitmedikleri gibi; resmi eğitimlerini tek bir tarih dersi bile almadan tamamlayabilmektedirler. Dolayısıyla, bu tür araştırmacılar için, insan, öncesiz bir varlıktır. İnsan, bir zekadır. Hatta, zeka da değildir; zeka testlerinde alınan puvanlardır. İnsan, bu araştırmacılara göre, sayıdan başka bir şey değildir. Bu profesör de, birçok araştırmacı gibi, ne zeka ölçümünün tarihinden haberdar görünmektedir ne de incelediği insanların toplumsal ve bireysel tarihleriyle ilgilenmektedir. Açalım:
Y.3) Yakın Tarihte Kısa Bir Gezinti: Almanya’ya Göçmen İşçi Değil Köle Aranıyordu!
Almanya’daki ve genel olarak Avrupa’daki Türkiyeliler’in göç öyküsünü dikkate almakta yarar var: Bu göç öykülerine baktığımızda, Avrupa’daki göçmenleri üçe ayırabiliriz: 1) En fazla lise diploması olan göçmen işçiler; 2) Türkiye, yaşanmaz hale getirildiği için kaçmak zorunda kalmış siyasal sığınmacılar; 3) Akademisyenler ve en az lisans dereceli nitelikli işgücü.
Almanya’ya yıllarca onbinlerce işçi kabul edildi. Neden? Çünkü Almanlar’ın, Hollandalılar’ın vb. ücretlerin düşük olması nedeniyle ya da toplumsal saygınlığının az olduğunu düşündükleri için çalışmak istemedikleri işkolları… Bunlar, niteliksiz işgücünü gerektiren işkollarıydı. Ve Türkiye’den özellikle, uysal, başkaldırmayacak işçiler alındı. Bu işçiler, çoğu zaman, köylerden toplandı. Almanya’nın işçisi uyanıktı; sömürülmek istemiyordu; bilinçliydi. Türkiye’den gelenlerse, bilinçsizlerdi ve “ne-iş-olsa-yaparım-abi”ciydiler. İşçi değil köle aranıyordu. Şimdi, Almanya’daki Türkiye kökenli göçmen nüfusun çoğunluğunu, o işçilerin çocukları ve torunları oluşturuyor. Yani köle sayılanların çocuklarının zekasına bakılıyor.
Göçmen işgücü, dünyanın her yerinde, en fazla sömürüye açık, en fazla tutunmak zorunda bırakılmış kesimdir. Doğan çocuklar, zaten eşit koşullarda büyüyememektedir. Konu, tarihsel bağlamına oturtulduğunda, böyle bir sonucun çıkması, oldukça doğal görünmektedir.
Y.4) Akıl Hastanelerinde Kayışla Bağlanan ve Şok Verilen Türkiyeliler
Uzun yıllar Almanya’da çalışmış ve geçen yıl yitirdiğimiz Dr. Serol Teber’in 1975 tarihli kitabı ‘İşçi Göçü ve Davranış Bozuklukları’nda, Türkiyeliler’in saldırgan görüldükleri için akıl hastanelerinde kayışla bağlandıkları; Almanca konuşamadıkları için de, konuşma sağaltımı yerine, elektroşok uygulandığı ve elektroşokun göçmen işçilerde kalıcı beyin hasarlarına yol açtığı anlatılmaktadır. Yalnızca, bu durum bile, göçmen işçilerin ne tür zor koşullarda yaşadıklarını göstermektedir. Öte yandan, “Almanlar, ahlaksız; Türkler, iyi insanlar” düşüncesine de kapılmamak gerekiyor. Türkiye’de yalnızca Kürtçe bilen çok sayıda insan yaşıyor. Onlara Türk doktorların farklı bir muamelesi olmamış mıdır?
Y.5) Lazlar, Kürtler, Pomaklar, Arnavutlar: Fıkra Malzemesi Olarak Halklar
Gündelik dilde söylenenler ve fıkralar, gerçekte, profesörün bildirimlerinden daha az ırkçı değildir ve bu gündelik ırkçılık, hemen hemen tüm toplumlarda görülmektedir. İnsanlar ötekileştirilmekte ve egemen öbekler, böylece, kendilerinin ne kadar üstün, ne kadar zeki vb. oldukları yanılsamalarını ötekileri aşağılamak üzerinden kurmaktadırlar.
Aynı fıkralar, adlar değiştirilerek, farklı farklı ülkelerde, aynı biçimde anlatılmaktadır. Türkiye’de Lazlar için anlatılan fıkralar, İspanya’da, Basklar ve Katalanlar için; İngiltere’de, İrlandalılar ve İskoçyalılar için; Rusya’da Kafkasyalılar için vb. anlatılmaktadır. Osmanlı, Balkanlar’da toprak yitirmeden önce; bugün Lazlar için anlatılan fıkralar, Pomaklar ve Arnavutlar için anlatılıyordu.
Peki, bütün bu saydıklarımızın ortak özelliği nedir? Hepsinin, ülkede baskın olan dilden başka bir anadilleri vardır ve üstelik, resmi dili de konuşmak zorunda bırakılmaktadırlar. Böyle olunca, bu insanların resmi dille ilgili bilgileri eksik olabilmektedir ve bu nedenle, anadili resmi dil olanlar tarafından dalga geçilmektedirler. Türkiye’de hala milyonlarca insan, Lazca’nın Karadeniz ağzıyla konuşulan Türkçe olduğunu sanmaktadırlar. Oysa, Lazca, yüzyıllardır konuşulan, Kafkasya Dil Ailesi’ne bağlı apayrı bir dildir. Zaten Lazlar’ın kırık bir Türkçe konuşması, anadillerinin farklı olmasından kaynaklanır.
Y.6) Dış Basında Türk İmgesi
Son üç ayda Asya basınına yansıyan Türkiye’yle ilgili haberler şunlardır: Bomba patladı. Kelepçeli adamı vurdular. Bir Türk, Japonya’dan kalkan uçaktaki hostese saldırınca, uçak, zorunlu iniş yaptı. Bir Türk, Kamboçya’da, bir bavul dolusu sahte Viagra’yla yakalandı. Çocuk, “namusumuz kirlendi” diyerek anasını öldürdü. Kapkaççılar, maratonda derecesi olan 15 yaşındaki öğrenciyi eğitmek üzere kaçırdılar. Avrupa Birliği, Türkiye için hayal olacak gibi. Erdoğan’ın Yunanistan’la Kurduğu Yakın İlişki vb.
Basının hepsinin de Türk düşmanı olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu haber içerikleri, gazetelerin yanlılığından mı kaynaklanıyor yoksa, Türkiyeliler’in toplumsal yapısıyla ilgili ipuçları mı veriyor?
Zeka Testleriyle İlgili Eleştiriler
E.1) ‘Zeka’ mı Dediniz?: “Zeka Var Ama Ölçemiyoruz” Diyenler ve “Zeka Yoktur” Diyenler
Zekanın çok çeşitli tanımları var ve o tanımlara göre ve reddettiğiniz tanımlara göre de, ölçüm yöntemleriniz değişiyor. Zekanın, şekilli düşünme olduğunu düşünüyorsanız; genel yetenek testi verirsiniz. Zekanın, sözcük bilgisi olduğunu düşünüyorsanız; sözcük testi verirsiniz ve böyle gider. Zekanın tanımı üstünde bir anlaşma sağlanamamasından olacak, konuyla ilgili en çarpıcı tanım şöyledir: “Zeka, zeka testlerinin ölçtüğü şeydir.” O zaman zeka testi nedir? “Zekayı ölçen testtir.” Kısır döngü…
Bir kere, zeka kavramıyla ilgili ciddi tartışmalar bulunmakta. Kimileri, “zeka var ama elimizdeki yöntemler onu ölçemiyor” diyor; kimileri, “‘zeka’ diye bir şey yok. Zeka, toplumun ürettiği içi boş bir kavram; ölçümler de zaten hiçbir öngörü gücüne sahip değil” diyorlar. Daha başkaları ise, “zeka yok, zekalar var” diyorlar. Bu üçüncü yaklaşıma göre, matematik zekayla sözgelimi sözel zeka ya da müziksel zeka, apayrı. Dolayısıyla, tek bir zeka etmeni yok; bir zeka türünde yüksek puvan alanların başka bir zeka türünde de yüksek alacakları gibi bir kural yok. Son zamanlarda, zeka testlerine karşı, bu üç yaklaşım, bilimsel çevrelerde yaygınlık kazanmış durumda. Bu ne demek? Zaten birçok bilimci, profesörün kullandığı tek etmenli zeka testlerinin geçerli olmadığını düşünüyor. Bu testlerin zekadan farklı şeyler ölçtüğünü ileri sürüyorlar. Açalım:
E.2) Aruz Vezniyle Mühendislik Yapmak ve Çoklu Boyutlu Uzaylarda Toplumsal Yapıları Düşünmek
Bir mühendisin, matematikle ve şekillerle, toplumsal alanlarda eğitim görmüş biriyle karşılaştırıldığında, daha çok uğraşmışlığı vardır. Zeka testi diye, şekilli düşünme soruları sormaya kalkarsanız, mühendisler, doğal olarak, daha yüksek puvanlar alacaktır. Bu, toplumsal alanlarda eğitim görmüşlerin zeka düzeylerinin düşük olduğunu mu gösterir? Hayır. Toplumsal alanlarda çalışmış olanlara, bir metin verilip metinle ilgili birtakım sorular sorulabilir; yorum yapmaları istenebilir. Böyle bir testte de mühendisler düşük alacaktır. Dolayısıyla, şekilli düşünme ve matematik ağırlıklı sorular soran geleneksel zeka testleri, insan deneyiminden bağımsız, nesnel ölçüm yapan araçlar değillerdir. İnsanın eğitimi, testlerin sonuçlarını etkilemektedir. Okur-yazar olmayan bir insanın bu geleneksel zeka testlerinde düşük puvan alması şaşırtıcı değildir, çünkü zaten bu testler, okur-yazarların daha yüksek alabilecekleri biçimde hazırlanmışlardır.
E.3) İlk Zeka Testi Örnekleri: 3,000 Yıl Önce Çin’de Mandarin Olmanın Koşulları
Zekanın şekilli düşünmeye ve dil becerilerine indirgenmesi, gerçekte, oldukça yeni sayılabilecek bir olgudur. Avrupa’daki bilimsel devrimin ve baskın bilim anlayışının ürünü olmanın yanında, Avrupalı güçlerin dünyaya hükmetmesi sonucunda, dünyanın dört bir yanında yer etmiştir. Oysa, günümüzden 3,000 yıl önce Çin’de, memur alımları için bir tür zeka testi yapılıyordu. Bu testlerin temel varsayımı, zekanın bilgi birikiminden bağımsız olamayacağıydı. Zeki bir insan, okuyan insandı. Klasik metinleri iyi bilmeyen bir insan, devlet görevlisi olamazdı. Dünyaya Avrupalılar değil de Çinliler egemen olsaydı, bambaşka bir zeka testi anlayışımız olacaktı.
E.4) Doğu Asya ve Parça-Bütün İlişkisi
Çeşitli araştırmacılar, zeka testlerinin zekayı ölçtüğünü düşünmekle birlikte, şekilli düşünmenin yanıltıcı olabildiğini belirtmektedirler. Bu araştırmacılara göre, Avrupa bilim geleneği, çözümleyimci (analitik) iken; Doğu Asya düşüncesi, bütüncüldür. Avrupa kökenli zeka testleri, insanlardan, gösterilen şekillerin parçalarına dikkat edip aradaki ilişkileri yakalamalarını bekler. Oysa, Japonyalı ve Çinli çocuklar, daha küçük yaşlardan başlayarak, verilen parçalardan bütün bir şekil yapmayı oyun olarak öğrenmektedirler. Örneğin, üç üçgen, beş dikdörtgen, iki kare vb. ile, bir kuş yapmaları istenmektedir. Bu biçimde, bütün bir şekil oluşturmaya dayalı bir zeka testi geliştirildiğinde, Avrupalı yetişkinler, yedi yaşındaki Doğu Asyalı çocuklardan daha düşük puvanlar almaktadırlar.
E.5) İyi Tanımlı ve Kötü Tanımlı Sorunlar
İyi tanımlı sorunlar, sorun ve çözüm öğeleri belli olan sorunlardır. Matematikteki dört işlem, iyi tanımlı sorunlara en yaygın verilen örnektir. Kötü tanımlı sorunlar ise, sorun ve çözüm öğeleri belirgin olmayan sorunlardır. Bu sorunların çoğu zaman nereden kaynaklandığını bilmeyiz. Dahası, sorun olduklarının farkında bile olmayabiliriz. Yabancı bir ülkede tutunmaya çalışmak, kötü tanımlı bir sorundur. Aynı biçimde, kaçakçılık da, kötü tanımlı bir sorundur ve ayrı bir yetenek gerektirmektedir. Geleneksel zeka testleri, iyi tanımlı sorunlara odaklanmıştır. Oysa, kötü tanımlı sorunlar, gündelik yaşamda daha belirleyicidir. Bu zeka testlerinin öngörü gücünün zayıf olması da, bu iyi tanımlı-kötü tanımlı ayrımından kaynaklanıyor olabilir.
E.6) Türkiye’de Zeka Testleri Kullananlar:
Zeka Testi Kullanmakla Irkçı Değerlendirmeler Karşı Karşıya
Profesöre tepki duyanlar, öyle bir konuşuyorlar ki, sanki, bu tür çalışmalar, Türkiye’de hiç yapılmamış. Türkiye’de kaç yıldır zeka testleri kullanılıyor. Bunlar, profesörün kullandığı türden zeka testleri. Bunlara göre, insanlar, Türkiye’de yıllardır sınıflandırılıyor. Türkiye’de kullanılan testlerde, güven zedeleyici sorunlar var. Tepkililerin, ancak, zeka testlerine, Türkiye’de yapılanlar da içerilmek üzere toptan bir eleştiri yönelttikleri zaman tutarlı olacaklarını düşünüyoruz. Zeka testi kullanmak ve sonuçlara bakarak, ırkçı değerlendirmeler yapmak, farklı etkinliklerdir. Ancak, son çözümlemede, buluşmaktadırlar: Türkiye’de, güvenilirlik ve geçerlilik sorunları olan testleri yıllardır kullananlar, insanlığa, profesörden daha az zarar vermemektedir.
Son Olarak
Son olarak, bu yazının başlığı sizi şaşırttıysa; ilk anda garipsedinizse; siz de o Almanyalı profesör kadar ırkçısınız. Yazı burada bitiyor ve siz hala şaşırıyorsanız, zaten profesöre kızmanızın bir nedeni kalmamış oluyor.
Önce, Türkiyeliler’in verdiği tepkileri sıralayalım ve bu tepkileri yanıtlayalım; ve son olarak, konunun bilimsel boyutuna bakalım:
Tepkiler
T.1) “Profesör, Irkçı; Almanlar, Ahlaksız; Türk Hep Haklı, Kendinden Başka Dostu da Yok” Diyenler
Profesör’ün açıklamalarına en yaygın tepki, yukarıdaki başlıktaki gibi. Yani, profesör, ırkçı; Almanlar, ahlaksız; Türk de hep haklı. Kendinden başka dostu da yok.
T.2) “Ölçüm hatalı” Diyenler
Kimileri, “ölçüm hatalı” ya da “test, güvenilir değil” diyor. Elbette, araştırma sonucunda bu profesör, “Türkler, Almanlar’dan daha zeki çıktı” deseydi; “ölçüm, hatalı” ya da “test, güvenilir değil” denmeyecekti. Aynı testler, Türkiye’de uygulansa ve bir bilimci çıkıp “Türkiye’de yaşayan Kürtler’in zeka düzeyi düşük” deseydi; Almanyalı profesöre tepki duyanların çoğu, bu sava tepki duymayacaklardı.
T.3) Anadilini Erken Öğrenmek, Ölçü Değildir
Kimileri, profesöre tepki olarak, Türk çocuklarının anadillerini en erken öğrenen çocuklar olduğunu ileri sürüyorlar. Bilimsel veriler de hesapta bu savı destekliyor. Peki bir dili öğrenmek ne demektir? Madem ki o çocuklar dili öğrenmişler, okullarda çocuklara Türkçe dersi okutulmasın?! Diyelim ki, bu bulgu, gerçekten doğru; bunun ne gibi bir önemi olabilir? Bir dili erken öğrenip ilkokul düzeyindeki zeka seviyesini yetişkinliğe taşıyan bir insanın varlığı, bir şeyi kanıtlamış olur mu? Ya da şöyle soralım: Bir dili erken öğrenmenin zekayı erken geliştirip çocuğun yetişkinlikte yüksek zeka düzeyine çıkmasını sağladığına emin misiniz? Bu tür “işte efendim, Türk dili şöyle üstün, böyle üstün” diyenler, bir kere, dünya üzerinde, 6,912 dil olduğunu biliyorlar mı? Kaç tanesini incelemişler de en-üstünlük savını ortaya atabiliyorlar? Dilleri karşılaştırmak ne kadar doğru? Ve diyelim ki doğru, binbir türlü karşılaştırma ölçütü arasından niye özellikle birine odaklanıyorlar?
T.4) Bilimi Yanlış Okumak
Profesöre tepki duyanların anlaştıkları nokta, ırkçılığı bir bilimciye yakıştıramamaları. Burada, bilimin siyasetten bağımsız olduğu varsayımı var ki bu, doğru değil. Bilim tarihinde kısa bir gezinti bile, bilimin siyasetten ve toplumsal süreçlerden bağımsız olmadığını gösterecektir. Bir bilimci devrimci de olabilir (bkz. Einstein ve Curie çifti), ırkçı da (bkz. Nazi bilimcileri).
Yanıtlar
Y.1) Dilbilgisi, Zeka ve Toplum
Profesörün ilk bildirimlerinde gözden kaçan bir nokta, kendisinin Almanya’daki Türkiyeliler’de gözlemlediği zeka geriliğini Almanca dilbilgilerinin yetersiz olmasına bağlamasıydı. Bu, zaten, Almanya’da yaşayan Türkiyeliler’in katıldığı bir noktadır. Toplumsal koşullar (örneğin, ghetto yaşamı, yalıtılmışlık vb.) nedeniyle, Almanya’da yaşayan Türkiyeliler, iyi bir eğitim alamadıkları gibi; ailelerin, çocuklarının eğitimine verdikleri önem azdır. Çocuklardan da, okumalarını desteklemeyen toplumsal bir ortamda, iyi bir Almanca dil eğitimi almaları beklenemez.
Ancak, ikinci bildiriminde aynı profesör, bu kez, Türkiye’de yaşayanların da zeka düzeylerinin düşük olduğunu söylüyor. Dolayısıyla, ya Almanya’da yaşayan Türkiyeliler’in ve Türkiye’de yaşayanların zeka düzeylerinin düşük olması için iki ayrı açıklama getirmek durumunda (ama iki ayrı açıklama getirmiyor) ya da iki durumu da yetersiz dilbilgisine dayandırmalı (ki bunu da söylemiyor). Dolayısıyla, birçoklarının hemen atıldığı gibi, profesörün birinci bildirimi, ırkçı falan değildir. Ama ikinci bildirimi, bu biçimiyle ırkçıdır. Öte yandan, profesör, diyelim ki, zeka düşüklüğünü belli bir toplumsal yapıya bağlarsa; sözgelimi, “Türkiye’nin yönetim biçimi, insanların zeka düzeylerini geriletiyor” derse, bu da ırkçı bir görüş değildir. Birçok muhalif, bu görüşün altına imzasını atar. Buradan ikinci noktaya geliyoruz.
Y.2) Uzmanlaşmanın Yanılsamaları: “İnsan, Tarihsiz Bir Nesne Olarak İncelenebilir” (mi?)
Yansıbilim (psikoloji) alanında çok yaygın bir görüş, insanın tarihsel koşullar dikkate alınmadan incelenebileceği savıdır. Araştırmacılar, çalışmalarında, şimdiden daha öteye gitmedikleri gibi; resmi eğitimlerini tek bir tarih dersi bile almadan tamamlayabilmektedirler. Dolayısıyla, bu tür araştırmacılar için, insan, öncesiz bir varlıktır. İnsan, bir zekadır. Hatta, zeka da değildir; zeka testlerinde alınan puvanlardır. İnsan, bu araştırmacılara göre, sayıdan başka bir şey değildir. Bu profesör de, birçok araştırmacı gibi, ne zeka ölçümünün tarihinden haberdar görünmektedir ne de incelediği insanların toplumsal ve bireysel tarihleriyle ilgilenmektedir. Açalım:
Y.3) Yakın Tarihte Kısa Bir Gezinti: Almanya’ya Göçmen İşçi Değil Köle Aranıyordu!
Almanya’daki ve genel olarak Avrupa’daki Türkiyeliler’in göç öyküsünü dikkate almakta yarar var: Bu göç öykülerine baktığımızda, Avrupa’daki göçmenleri üçe ayırabiliriz: 1) En fazla lise diploması olan göçmen işçiler; 2) Türkiye, yaşanmaz hale getirildiği için kaçmak zorunda kalmış siyasal sığınmacılar; 3) Akademisyenler ve en az lisans dereceli nitelikli işgücü.
Almanya’ya yıllarca onbinlerce işçi kabul edildi. Neden? Çünkü Almanlar’ın, Hollandalılar’ın vb. ücretlerin düşük olması nedeniyle ya da toplumsal saygınlığının az olduğunu düşündükleri için çalışmak istemedikleri işkolları… Bunlar, niteliksiz işgücünü gerektiren işkollarıydı. Ve Türkiye’den özellikle, uysal, başkaldırmayacak işçiler alındı. Bu işçiler, çoğu zaman, köylerden toplandı. Almanya’nın işçisi uyanıktı; sömürülmek istemiyordu; bilinçliydi. Türkiye’den gelenlerse, bilinçsizlerdi ve “ne-iş-olsa-yaparım-abi”ciydiler. İşçi değil köle aranıyordu. Şimdi, Almanya’daki Türkiye kökenli göçmen nüfusun çoğunluğunu, o işçilerin çocukları ve torunları oluşturuyor. Yani köle sayılanların çocuklarının zekasına bakılıyor.
Göçmen işgücü, dünyanın her yerinde, en fazla sömürüye açık, en fazla tutunmak zorunda bırakılmış kesimdir. Doğan çocuklar, zaten eşit koşullarda büyüyememektedir. Konu, tarihsel bağlamına oturtulduğunda, böyle bir sonucun çıkması, oldukça doğal görünmektedir.
Y.4) Akıl Hastanelerinde Kayışla Bağlanan ve Şok Verilen Türkiyeliler
Uzun yıllar Almanya’da çalışmış ve geçen yıl yitirdiğimiz Dr. Serol Teber’in 1975 tarihli kitabı ‘İşçi Göçü ve Davranış Bozuklukları’nda, Türkiyeliler’in saldırgan görüldükleri için akıl hastanelerinde kayışla bağlandıkları; Almanca konuşamadıkları için de, konuşma sağaltımı yerine, elektroşok uygulandığı ve elektroşokun göçmen işçilerde kalıcı beyin hasarlarına yol açtığı anlatılmaktadır. Yalnızca, bu durum bile, göçmen işçilerin ne tür zor koşullarda yaşadıklarını göstermektedir. Öte yandan, “Almanlar, ahlaksız; Türkler, iyi insanlar” düşüncesine de kapılmamak gerekiyor. Türkiye’de yalnızca Kürtçe bilen çok sayıda insan yaşıyor. Onlara Türk doktorların farklı bir muamelesi olmamış mıdır?
Y.5) Lazlar, Kürtler, Pomaklar, Arnavutlar: Fıkra Malzemesi Olarak Halklar
Gündelik dilde söylenenler ve fıkralar, gerçekte, profesörün bildirimlerinden daha az ırkçı değildir ve bu gündelik ırkçılık, hemen hemen tüm toplumlarda görülmektedir. İnsanlar ötekileştirilmekte ve egemen öbekler, böylece, kendilerinin ne kadar üstün, ne kadar zeki vb. oldukları yanılsamalarını ötekileri aşağılamak üzerinden kurmaktadırlar.
Aynı fıkralar, adlar değiştirilerek, farklı farklı ülkelerde, aynı biçimde anlatılmaktadır. Türkiye’de Lazlar için anlatılan fıkralar, İspanya’da, Basklar ve Katalanlar için; İngiltere’de, İrlandalılar ve İskoçyalılar için; Rusya’da Kafkasyalılar için vb. anlatılmaktadır. Osmanlı, Balkanlar’da toprak yitirmeden önce; bugün Lazlar için anlatılan fıkralar, Pomaklar ve Arnavutlar için anlatılıyordu.
Peki, bütün bu saydıklarımızın ortak özelliği nedir? Hepsinin, ülkede baskın olan dilden başka bir anadilleri vardır ve üstelik, resmi dili de konuşmak zorunda bırakılmaktadırlar. Böyle olunca, bu insanların resmi dille ilgili bilgileri eksik olabilmektedir ve bu nedenle, anadili resmi dil olanlar tarafından dalga geçilmektedirler. Türkiye’de hala milyonlarca insan, Lazca’nın Karadeniz ağzıyla konuşulan Türkçe olduğunu sanmaktadırlar. Oysa, Lazca, yüzyıllardır konuşulan, Kafkasya Dil Ailesi’ne bağlı apayrı bir dildir. Zaten Lazlar’ın kırık bir Türkçe konuşması, anadillerinin farklı olmasından kaynaklanır.
Y.6) Dış Basında Türk İmgesi
Son üç ayda Asya basınına yansıyan Türkiye’yle ilgili haberler şunlardır: Bomba patladı. Kelepçeli adamı vurdular. Bir Türk, Japonya’dan kalkan uçaktaki hostese saldırınca, uçak, zorunlu iniş yaptı. Bir Türk, Kamboçya’da, bir bavul dolusu sahte Viagra’yla yakalandı. Çocuk, “namusumuz kirlendi” diyerek anasını öldürdü. Kapkaççılar, maratonda derecesi olan 15 yaşındaki öğrenciyi eğitmek üzere kaçırdılar. Avrupa Birliği, Türkiye için hayal olacak gibi. Erdoğan’ın Yunanistan’la Kurduğu Yakın İlişki vb.
Basının hepsinin de Türk düşmanı olduğunu söyleyebilir misiniz? Bu haber içerikleri, gazetelerin yanlılığından mı kaynaklanıyor yoksa, Türkiyeliler’in toplumsal yapısıyla ilgili ipuçları mı veriyor?
Zeka Testleriyle İlgili Eleştiriler
E.1) ‘Zeka’ mı Dediniz?: “Zeka Var Ama Ölçemiyoruz” Diyenler ve “Zeka Yoktur” Diyenler
Zekanın çok çeşitli tanımları var ve o tanımlara göre ve reddettiğiniz tanımlara göre de, ölçüm yöntemleriniz değişiyor. Zekanın, şekilli düşünme olduğunu düşünüyorsanız; genel yetenek testi verirsiniz. Zekanın, sözcük bilgisi olduğunu düşünüyorsanız; sözcük testi verirsiniz ve böyle gider. Zekanın tanımı üstünde bir anlaşma sağlanamamasından olacak, konuyla ilgili en çarpıcı tanım şöyledir: “Zeka, zeka testlerinin ölçtüğü şeydir.” O zaman zeka testi nedir? “Zekayı ölçen testtir.” Kısır döngü…
Bir kere, zeka kavramıyla ilgili ciddi tartışmalar bulunmakta. Kimileri, “zeka var ama elimizdeki yöntemler onu ölçemiyor” diyor; kimileri, “‘zeka’ diye bir şey yok. Zeka, toplumun ürettiği içi boş bir kavram; ölçümler de zaten hiçbir öngörü gücüne sahip değil” diyorlar. Daha başkaları ise, “zeka yok, zekalar var” diyorlar. Bu üçüncü yaklaşıma göre, matematik zekayla sözgelimi sözel zeka ya da müziksel zeka, apayrı. Dolayısıyla, tek bir zeka etmeni yok; bir zeka türünde yüksek puvan alanların başka bir zeka türünde de yüksek alacakları gibi bir kural yok. Son zamanlarda, zeka testlerine karşı, bu üç yaklaşım, bilimsel çevrelerde yaygınlık kazanmış durumda. Bu ne demek? Zaten birçok bilimci, profesörün kullandığı tek etmenli zeka testlerinin geçerli olmadığını düşünüyor. Bu testlerin zekadan farklı şeyler ölçtüğünü ileri sürüyorlar. Açalım:
E.2) Aruz Vezniyle Mühendislik Yapmak ve Çoklu Boyutlu Uzaylarda Toplumsal Yapıları Düşünmek
Bir mühendisin, matematikle ve şekillerle, toplumsal alanlarda eğitim görmüş biriyle karşılaştırıldığında, daha çok uğraşmışlığı vardır. Zeka testi diye, şekilli düşünme soruları sormaya kalkarsanız, mühendisler, doğal olarak, daha yüksek puvanlar alacaktır. Bu, toplumsal alanlarda eğitim görmüşlerin zeka düzeylerinin düşük olduğunu mu gösterir? Hayır. Toplumsal alanlarda çalışmış olanlara, bir metin verilip metinle ilgili birtakım sorular sorulabilir; yorum yapmaları istenebilir. Böyle bir testte de mühendisler düşük alacaktır. Dolayısıyla, şekilli düşünme ve matematik ağırlıklı sorular soran geleneksel zeka testleri, insan deneyiminden bağımsız, nesnel ölçüm yapan araçlar değillerdir. İnsanın eğitimi, testlerin sonuçlarını etkilemektedir. Okur-yazar olmayan bir insanın bu geleneksel zeka testlerinde düşük puvan alması şaşırtıcı değildir, çünkü zaten bu testler, okur-yazarların daha yüksek alabilecekleri biçimde hazırlanmışlardır.
E.3) İlk Zeka Testi Örnekleri: 3,000 Yıl Önce Çin’de Mandarin Olmanın Koşulları
Zekanın şekilli düşünmeye ve dil becerilerine indirgenmesi, gerçekte, oldukça yeni sayılabilecek bir olgudur. Avrupa’daki bilimsel devrimin ve baskın bilim anlayışının ürünü olmanın yanında, Avrupalı güçlerin dünyaya hükmetmesi sonucunda, dünyanın dört bir yanında yer etmiştir. Oysa, günümüzden 3,000 yıl önce Çin’de, memur alımları için bir tür zeka testi yapılıyordu. Bu testlerin temel varsayımı, zekanın bilgi birikiminden bağımsız olamayacağıydı. Zeki bir insan, okuyan insandı. Klasik metinleri iyi bilmeyen bir insan, devlet görevlisi olamazdı. Dünyaya Avrupalılar değil de Çinliler egemen olsaydı, bambaşka bir zeka testi anlayışımız olacaktı.
E.4) Doğu Asya ve Parça-Bütün İlişkisi
Çeşitli araştırmacılar, zeka testlerinin zekayı ölçtüğünü düşünmekle birlikte, şekilli düşünmenin yanıltıcı olabildiğini belirtmektedirler. Bu araştırmacılara göre, Avrupa bilim geleneği, çözümleyimci (analitik) iken; Doğu Asya düşüncesi, bütüncüldür. Avrupa kökenli zeka testleri, insanlardan, gösterilen şekillerin parçalarına dikkat edip aradaki ilişkileri yakalamalarını bekler. Oysa, Japonyalı ve Çinli çocuklar, daha küçük yaşlardan başlayarak, verilen parçalardan bütün bir şekil yapmayı oyun olarak öğrenmektedirler. Örneğin, üç üçgen, beş dikdörtgen, iki kare vb. ile, bir kuş yapmaları istenmektedir. Bu biçimde, bütün bir şekil oluşturmaya dayalı bir zeka testi geliştirildiğinde, Avrupalı yetişkinler, yedi yaşındaki Doğu Asyalı çocuklardan daha düşük puvanlar almaktadırlar.
E.5) İyi Tanımlı ve Kötü Tanımlı Sorunlar
İyi tanımlı sorunlar, sorun ve çözüm öğeleri belli olan sorunlardır. Matematikteki dört işlem, iyi tanımlı sorunlara en yaygın verilen örnektir. Kötü tanımlı sorunlar ise, sorun ve çözüm öğeleri belirgin olmayan sorunlardır. Bu sorunların çoğu zaman nereden kaynaklandığını bilmeyiz. Dahası, sorun olduklarının farkında bile olmayabiliriz. Yabancı bir ülkede tutunmaya çalışmak, kötü tanımlı bir sorundur. Aynı biçimde, kaçakçılık da, kötü tanımlı bir sorundur ve ayrı bir yetenek gerektirmektedir. Geleneksel zeka testleri, iyi tanımlı sorunlara odaklanmıştır. Oysa, kötü tanımlı sorunlar, gündelik yaşamda daha belirleyicidir. Bu zeka testlerinin öngörü gücünün zayıf olması da, bu iyi tanımlı-kötü tanımlı ayrımından kaynaklanıyor olabilir.
E.6) Türkiye’de Zeka Testleri Kullananlar:
Zeka Testi Kullanmakla Irkçı Değerlendirmeler Karşı Karşıya
Profesöre tepki duyanlar, öyle bir konuşuyorlar ki, sanki, bu tür çalışmalar, Türkiye’de hiç yapılmamış. Türkiye’de kaç yıldır zeka testleri kullanılıyor. Bunlar, profesörün kullandığı türden zeka testleri. Bunlara göre, insanlar, Türkiye’de yıllardır sınıflandırılıyor. Türkiye’de kullanılan testlerde, güven zedeleyici sorunlar var. Tepkililerin, ancak, zeka testlerine, Türkiye’de yapılanlar da içerilmek üzere toptan bir eleştiri yönelttikleri zaman tutarlı olacaklarını düşünüyoruz. Zeka testi kullanmak ve sonuçlara bakarak, ırkçı değerlendirmeler yapmak, farklı etkinliklerdir. Ancak, son çözümlemede, buluşmaktadırlar: Türkiye’de, güvenilirlik ve geçerlilik sorunları olan testleri yıllardır kullananlar, insanlığa, profesörden daha az zarar vermemektedir.
Son Olarak
Son olarak, bu yazının başlığı sizi şaşırttıysa; ilk anda garipsedinizse; siz de o Almanyalı profesör kadar ırkçısınız. Yazı burada bitiyor ve siz hala şaşırıyorsanız, zaten profesöre kızmanızın bir nedeni kalmamış oluyor.